Özel Sayfa herkese
açık. Bu bölümde
sizden gelenlere de
yer vereceğiz.
Anı, fotoğraf, ilginç
bulduğunuz haber ve yazıları
editor@turkishreport.com.au
adresine gönderebilirsiniz.
  • 13 Nisan 2024 Cumartesi
  • Avustralya’nın Türkçe sesi
  • Menü Simge

    ANI

    ÖNCEKİLER

    Bir mahalle olduk

    TATİLLERİN ilk haftasında flatlara taşınmalar yoğun bir şekilde devam etti. Bizim oturduğumuz kata daha önceden tanımadığımız Çorumlu bir aile taşındı. Adamın adı Haydar Aygün, eşinin adı da Zübeyde idi. Bir de Aşkın adında ufak ama sevimli bir oğulları vardı.

    Onüçüncü kata yine Çorumlu olan bir başka aile taşındı. Orada oturan amcanın adı Adil Demirtaş, eşinin adı da Elif idi. Ali ve Erdal adında iki de oğulları vardı. Onlar İsmail ve Cemile’nin yaşlarında idi.

    İbo'ların katına da bir Türk ailesi taşındı. Hasan Kartal ve Hatun teyze Samsunlu idiler. Reyhan, Davut, Seher ve Arif adında dört çocukları vardı. Ama Reyhan abla hepimizden büyüktü. O, hepimizin ablası oldu. Davut, Seher ve Arif ise bizim yaşlarımızdaydı.

    Beşinci kata Sezgin Tek amca ve Şerife yenge çocukları Hülya, Gülay, Yaşar ve Murat’la birlikte taşındı. Sezgin amca Türkiye’de öğretmenmiş. Hülya abla da Reyhan abla gibi bizden büyüktü. O, flatlarda bizim ikinci ablamız oldu.

    Onikinici katta Feyyaz Işılak ve kız kardeşleri vardı. Ondördüncü kata da Selahattin Gürdağ amca, eşi ve oğulları Mithat, Mustafa, Murat ve Ali ile taşındı.

    Fitzroy flatları dört bloktan oluşuyordu. İçinde oturduğumuz 140 numaralı blok ile 90 numaralı blok tramvay yolu olan Brunswick Street üzerinde idi. 125 ve 95 numaralı bloklar ise Napier Street üzerindeydi. 140 numaralı bloktakiler aynı günlerde taşındıkları için birbirlerine karşı daha sıcak ve daha yakın idiler. Ancak 125 numaralı blokta Mehmet Baltacı ve Nedime yengenin Selim ve Sezai adında oğulları vardı. Yine o flatta berber Celal olarak bilinen bir amcanın Fatih adında oğlu vardı.

    Flatlara taşınmak en çok biz çocuklara yaradı. Zira çok kısa bir zaman içerisinde yeni yeni arkadaşlıklar edindik. Hergün birlikte oynayacak her yaşta ve çok sayıda Türk çocuğu vardı. Anneler arasında da arkadaşlıklar kuruldu. Onlar, sıkça biraraya geliyor birbirlerine memleketlerini, anne ve babalarını anlatıyordu. Kadınlar bazen duygulanıyor bazen de ağladıkları oluyordu. Başka zamanlarda birbirlerine yemek ya da el işi gösteriyorlardı. Türkiye’nin farklı yerlerinden gelen kadınlar değişik değişik yemek yapıyorlardı. Flatımızda oturan Türkler’in çoğunluğunu Çorumlu, Yozgatlı ve Samsunlular oluşturuyordu.

    Annem ve Zübeyde yenge iyi bir arkadaş oldular. Zira hem aynı katta oturuyorduk hem de Zübeyde yengeler Çorumlu idi. Zübeyde yenge annemle hemen hemen hergün görüşüyordu. Annemle konuşurken “heri” ve “kele” gibi kelimeler kullanıyordu. Türkiye’nin başka yerlerinden gelen kadınlar bu kelimeleri kullanmıyordu. Ama Çorumlular’a en çok konuşmaları ve yemekleri ile Yozgatlılar benziyordu.

    Türkiye’den geldiğimizde ilk önceleri tek başına orada burada oturduk. Ama flatlara taşınınca adeta bir mahalle ve büyük bir aile olduk. Bu durum en çok kadınları ve çocukları memnun etti.

    Ocağı söndürmek

    Flatlara taşınalı iki hafta olmuştu ki babam “Bu akşam yılbaşı gecesidir” dedi. Yılbaşı gecesi yeni yıla girişin olduğu geceymiş. Daha önce yılbaşı geceleri gelmiş geçmiş haberim bile olmamıştı. Bugün 1971 yılı iken yarın 1972 olacakmış. Bu, benim için çok ilginç bir durumdu.

    O gün Mehmet Yöndemli amcalar bize ziyarete geldiler. Onların da Fitzroy flatlarına taşınmaları için mektupları gelmiş. Hatta onuncu katta, 101 numaralı dairede oturacaklarmış.

    Bunu duyunca biz hemen “Siz bizim altımızdaki dairede oturacaksınız” dedik. Mehmet amca buna inanamadı. Dışarı çıktı ve merdivenlikten bir kat aşağa inerek kendi gözüyle kapı numarasına baktı. Geri gelince “Vay canına ya. Bu kadar mı yakın oturacaktık?” dedi.

    O gün bize başka aileler de geldi. Kadın ve çocuklar bizde kalırken erkekler başka bir yere gitti.

    Avustralya’ya geleli ilk defa bu kadar kadını bir arada görmüştüm. Kadınlar kendi aralarında bol bol sohbet ediyorlardı. İbo, Mustafa, Erhan, Erol, İsmail ve ben odamızda oynuyorduk. Oyunun en heyecanlı yerinde annem odaya girdi ve “Oğlum Hatice yengen ocağı açık bırakmış. Onunla evlerine gideceksin” dedi.

    Hatice yenge ocağa tavuk koymuş. Fakat altını kapatmadan evden çıkmış. Bizim televizyonda bir itfaiye görünce evdeki tavuk aklına gelmiş. Birden “Eyvah, evimiz yanacak!” diye feryat etmiş.

    Anneme isteksiz ve itiraz eder gibi baktım. Ama annem “Oğlum tek başına gidip korkmasın” dedi. İçimden “Sanki ben korkmayacağım mı?” dedim. Baktım, orada en büyük çocuk benim. Ne de olsa seneye üçüncü sınıfa gidecektim.

    Hatice yenge ile aşağa indik. Flatın önündeki tramvay durağına gittik. Gece olduğu için orada uzunca bekledik. Tramvay nihayet geldi. Üzerinde ‘10’ numara ve yanında ‘East Preston’ yazılı levhası vardı. North Fitzroy’daki Piedemonte’s süpermarketin önündeki trafik lambalarında indik. Neyse ki evleri durağa yakındı. Ev zaten bizim eski Scotchmer Street üzerinde idi. Eve vardık fakat Hatice yengede evin anahtarı yoktu. Ortalık kapkaranlıktı. Hatice yenge tahta duvarı aşmam için yardım etti. Öteki tarafa geçince kapıyı açtım. Evin içine girdik ama içeride çok kötü bir koku vardı. Ocak hâlâ yanıyordu. Tenceredeki tavuk simsiyah olmuştu.

    Hatice yenge ocağı söndürdü, tencereyi bir kenara koydu. Ardından “Tavukla arabaşı yapacaktım ama nasip değilmiş” dedi.

    Oradan tekrar durağa gittik, 10 numaralı tramvayın gelmesini bekledik. Lambalar kırmızı yanıyordu. Orada bir araba bekliyordu. İçinde adamlar vardı. Önde oturan adamın biri camını indirdi ve bize doğru bakarken bir ıslık çaldı. Adamın bakışı ve ıslık çalışı hoşuma gitmedi. Bunun üzerine emin bir adım atarak Hatice yengenin önüne geçtim. Adama sertçe baktım. Adam beni görünce camını kaldırdı. Lambalar yeşil yanınca araba gazlayıp uzaklaştı.

    Evimize tekrar varınca Hatice yenge merakla bekleyen kadınlara müjdeyi verdi.

    “Eve birşey olmamış, ama tavuk yanmış” dedi. Bunun üzerine kadınlar hem sevindiler hem de tavuk yanmış diye gülüştüler.

    Ben oynamak için tekrar odamıza döndüm. Çocuklar ortalığı yıkıyorlardı. Fakat bizim İbo ve Mustafa, annemin ifadesiyle bir köşede “leş gibi” uyuya kalmış yatıyorlardı. Sıcaktan alın ve yanaklarından oluk oluk ter akıyordu. Horul horul ama mışıl mışıl uyuyorlardı. Merak ettim bu gürültüde nasıl uyuyabiliyorlardı?

    SÜRECEK

    Babam Ahmet Ateş (solda) ve Mehmet Yöndemli, Çarşambalı Hasan Kartal amca.

    ÖNCEKİLER

    Okulumuzu Ruslar mı yaktı?

    İsa’nın yüzünden başıma gelenler

    MCG’de maça gittik

    DİĞER BÖLÜMLER

    ÖZEL SAYFA

    ANKET

    EDİTÖRE GELENLER

    MAVİ SAYFA

    SÖZLÜK

    CRIME STOPPERS