Özel Sayfa herkese
açık. Bu bölümde
sizden gelenlere de
yer vereceğiz.
Anı, fotoğraf, ilginç
bulduğunuz haber ve yazıları
editor@turkishreport.com.au
adresine gönderebilirsiniz.
  • 14 Nisan 2024 Pazar
  • Avustralya’nın Türkçe sesi
  • Menü Simge

    ANI

    ÖNCEKİLER

    Ve Avustralya’ya geldik

    PAKİSTAN’dan ayrılalı saatler olmuştu ama hâlâ uçuyorduk. Avustralya’yı beklerken, bu kez de Singapur’a ineceğimizin haberi geldi. Singapur’da ise indirmeyip uçakta beklettiler. “Uçak yine ikmâl yapıyor” dediler.

    Uçak tekrar havalanınca kaptan “Bir dahaki inişimiz Avustralya’ya olacak” dedi. Bir kaç saat uçtuktan sonra nihayet sevindirici haber geldi. Kaptan “Avustralya toprakları üzerinde uçuyoruz. Sydney’e iniş yapacağız” dedi. Ama saatlerce uçtuk Sydney’e bir türlü inemedik. Bu Avustralya ne kadar büyük bir yerdi?

    Neyse ki bu arada yine bir yemek servisi yapıldı. Çocuklara yeniden renkli kalem ve defterler verildi. Bir süre sonra “İnişe geçtik, yarım saat içinde Sydney’e inmiş olacağız” diye anons yapıldı.

    Anonsun ardından uçak yavaş yavaş alçalmaya başladı. Alçaldıkça yeryüzü daha açık seçik görünüyordu. Bir noktaya kadar indik ki evler ve arabalar seçilebilir hale geldi. Aman Allah’ım! Yollarda ne kadar da araba vardı! Ömrümde bu kadar arabayı bir arada görmemiştim. Arabalar karınca gibi vızır vızır dolaşıyordu.

    Yirminci kafile olarak Sydney’e yerleşecekti. Ama bizim Avustralya’daki akrabamız Mehmet Ateş ise Melbourne’da idi. Mehmet Ateş babamla emmioğlu oluyorlardı. O, bizden altı ay önce gelip ailesiyle Melbourne’a yerleşmişti. Biz de yanına gidecektik. Kendisi bir defasında babama yazdığı mektubunda “Emmioğlu Almanya’ya gitmeyin, Avustralya’ya gelin. Burada iş çok. General Motor’da çalışıyorum. Seni yanıma aldırırım” demişti.

    Sydney Havaalanı’nda babam ilgililerle konuştu. “Biz Melburun’a gitmek istiyoruz. Akrabalarımız orada” dedi. İngilizce bilen ve tercüman dedikleri görevli Türkler yardımcı oldu. Bunun üzerine bizi başka bir uçağa bindirdiler. “Bu uçak sizi Melburun’a götürecek” dediler. Bindiğimiz uçak daha ufaktı, içi de neredeyse boştu. Ancak yolculuk bu kez uzun sürmedi. Önceki uçuşlara kıyasla neredeyse binmemizle inmemiz bir oldu.

    Melbourne’a indiğimizde, Pakistan’daki gibi yine gece olmuştu. Hepimiz yorgun ve bitkindik. Havaalanında bizi bir taksiye bindirdiler. “Taksi sizi istediğiniz yere götürecek” dediler. Taksiye biner binmez İsmail ve Cemile uyumaya başladı.

    Taksi şoförü yabancıydı. Herhalde o da bir Avustralyalı’ydı. Zira İngilizce konuşuyordu. Babam birşeyler söyledi. Elinde bir kağıt vardı. Adam kağıda baktı. Bizi bir yerlere, uzak bir yere götürdü. Karanlıkta uzun bir yolculuk yaptık. Nerede olduğumuzu, nereye gittiğimizi bilmiyorduk. Caddelerde birçok lamba vardı. Her yer aydınlıktı.

    Babam şoföre talimat veriyordu. Üç şeyi söyleyip tekrarlıyordu. “Mehmet Ateş, General Motor ve Abasfort” diyordu. Ne babam anlatabiliyordu ne de şoför birşey anlayabiliyordu. Laf anlatamayınca babam biraz gerilmeye başladı. “Mehmet Ateş, General Motor ve Abastfort”u bir daha tekrarladı.

    Bu kez annem lafa karıştı. Annem babama ‘çavuş’ diye hitap ederdi. “Çavuş, adama deki ‘Bizi General Motor’a götürsün. Mehmet Ateş’i bulsun. Sonra da evimize götürsün” dedi. Babam anneme dönerek “Be kadın! Sanki o kadar demesini biliyor muyum ki bana ‘ßöyle de, böyle de’ deyip duruyorsun! La havle vela kuvvete...” dedi.

    Derken büyükçe binaların olduğu bir yere geldik. Orada kocaman bacalar vardı. Burası bir fabrikaymış. Kapladığı yer bizim Saman Bağları kadar vardı. Belki daha da büyüktü. Babam heyecanlanarak “İşte General Motor, bizim Mehmet burada çalışıyior" dedi.

    Şoför arabayı bir kenara çetki. Sonra içeri girdi. Daha sonra babamı yanına çağırdı. Biz arabada bekledik. Gözlerimiz adam ve babamdaydı. Derken bir adam çıkageldi. Adam birden babamla sarmaş dolaş oldu. Adam çok sevinçliydi. Sevincinden arabamızın etrafından adeta halay çekiyordu. Meğer adam Mehmet Ateş amcaymış. Üzerinde iş elbiseleri vardı. Hepimizi kucakladı. Sürekli gülümsüyordu. Biz onu bulduğumuz için çok sevinçliydik. Ama belli ki o bizi görmekten daha da sevinçliydi.

    Mehmet amca taksiciye birşeyler söyledi. O da taksici gibi konuşuyordu. İçimize bir güven, bir ferahlık geldi. İçimizde yabancılarla anlaşabilen bizden biri vardı artık.

    Mehmet amca “Taksici sizi evimize götürecek. Sabah görüşürüz” dedi ve tekrar işine döndü.

    Ankara’dan yola çıktığımızdan beri rahat bir nefes alıyorduk. Uzun bir aradan sonra ilk defa ‘evimize’ gidiyorduk.

    Eve geldik

    Taksici bizi Abbotsford’da bulunan bir eve getirdi. Evden bir adam çıktı. Adam çat pat Türkçe konuşuyordu. Adamın adı George idi. George biraz şişman ama güleryüzlü idi. Bir de eşi vardı. Sarı saçlıydı. Evde ayrıca Mehmet amcanın eşi Şehrinaz yenge ve oğlu Atilla da vardı. Atilla bir yaşlarındaydı. Türkiye’de doğduktan kısa bir zaman sonra Avustralya’ya gelmişti.

    O gece hepimiz bir odada uyuduk. Zaten Ankara’dayken çok kez bir odada kaldığımız olmuştu.

    Uyandığımızda yemek hazırdı. Masada herşey vardı ama bazı şeyler değişikti. Köyde iken herkes bir tabaktan yerdi. Üstelik kaşıklar da tahtadandı. Ankara’ya taşınınca herkesin tabağı ayrıldı. Kaşıklar da demirdendi. Burada da herkesin tabağı ayrıydı. Kaşıklar da Ankara’daki gibi demirdendi.

    Masada renkli renkli içecekler vardı. Her birinin tadı farklıydı. Ankara’da bayramlarda ve sinemalarda gazoz içmiştim. Ama bu kadar bol değildi. Burada kola, fanta ve bir de ‘orinç’ vardı.

    Evde ilk defa gördüğüm eşyalar vardı. Buzdolabı ve televizyon Ankara’da adını duyduğumuz fakat hiç görmediğimiz şeylerdi. Ama hepsi bu evde vardı. Mehmet amca “Bunlardan sizin de olacak yeğenim” dedi.

    Buzdolabı çok hoşuma gitmißti. İçi içeceklerle doluydu. İstediğimiz zaman kola ve ‘orinç’ veriyorlardı. Kasım ayında gelmiştik ama havalar Ankara’dakinin aksine sıcaktı.

    Bir de o akßam Mehmet amca bize dondurma getirdi. Tadı da, şekli de farklı idi. Adına ‘Choc Wedge’ diyorlardı. Ankara’da dondurmayı külahla veriyorlardı ama, bunun sapı vardı. Üstelik dışı çikolatalıydı. ‘Choc Wedge’ güzel bir dondurmaydı.

    SÜRECEK

    Babam Ahmet Ateş, 1969 yılının Kasım ayında Melbourne'a gelip ilk kaldığımız Abbotsford'da Cooke Street'deki evin önünde. Fotoğraf 2015 yılında çekildi.

    ÖNCEKİLER

    Okulumuzu Ruslar mı yaktı?

    İsa’nın yüzünden başıma gelenler

    MCG’de maça gittik

    DİĞER BÖLÜMLER

    ÖZEL SAYFA

    ANKET

    EDİTÖRE GELENLER

    MAVİ SAYFA

    SÖZLÜK

    CRIME STOPPERS